Kasım 23, 2010

kimse

aradıkları yabancıyı, kimse, içimde buldular
yüzleştirmek için şimdi beni de arıyorlar
kimi kimden çekip alacaklar, bilmiyorum
beni kimde bulacaklar bilmiyorum: kimdeyim
ve bende kim var ki ikimiz sanıyorlar?
bir kez görür gibi olduğum bir rüyanın
kapısında duruyordum, sırtımda pirinç torbası,
içini açık unutmuş gecede, yabancıyı o
rüyaya aldılar, pirincim hafifledi, taşı
bana bıraktılar, pirinç de gitti yabancı da!
taşı söze çevirmeye çalıştım ve katı
şöhretini hayatın birkaç sözle hafifletmeye:
-n’olur bana taş atma, öyle ağır ki
benim taşıdıklarım, atamam bile sana!

pirinci taşla yüzleştirdiler rüyayı gözle
benden yabancıyı çaldılar ve ondan beni,
birbirimize benzettiler bizi: iki kimsesizliğe,
ve az geleceğini bile bile aramızdaki
uzaklığa, ikiye saydılar birimizi pirinç
gibi şımarık birimizi taş yerine fazlalık

atın beni içimden kimse yok artık!


//Haydar Ergülen//

,
,
,


Hem 'benim artık taş taşıyacak halim mi var?'

Kasım 06, 2010

serzen'işte

.
.
.




"Dünya söyle bakalım, benden gidenleri nerene sokacaksın şimdi?"




.
.
.

Kasım 05, 2010

Düşün..


'güneşin vurduğu vadide'

Kötülüğe gebe kalmadan bakire umutlarını karşı kıyıya taşıdın.. En ilkel salla yabana atıldın; saflığın esrikliğiyle uzandın şöyle kumların arasına, bir parçaymışsın gibi onlardan.. Canını yakabilecek tek zalim, güneşti.. Sonra yabanca dilini geliştirerek coğrafi uyum süreci.. Ve her şey olurunda;


Sen artık kendine efendisin; saygıyla eğil önünde, diz çök!


..zira köleliğin de kendine..




Çalar saat de güne hazırdır,,,


Şşşş şimdi uyan, bu sana iyi bir düş olsun...
.
.
.

- Günaydın 'hayatım'!

Ekim 18, 2010

Kuşluk Vakti

Kavruk bir keyif üzerine ateşlenen sigarayla hayatının k/ağıdını yakmak vardı şu vakit..
duman ne güzel sarardı içimin tortusunu; sarardı hüznüm oysa eskiyerek, es-diyerek ona es, es, es, esssss..!

Ah! Konuşmaya bir yürek gerek şimdi, bir de mesel;

"biliyorum, kış da yok artık bakış da
küf'e çalan ela gözlerinden yansıyan mesel
der ki, bir kadının bakışı paylaşılmaz

zaten kuşlar da tanrı tanımaz"


Uçabilseydim kışa varır mıydım; y^o^kuşa?



"Niye izin vermiyorum yoluma kuş konmasına, niye kimseler izin vermez yollarıma kuş konmasına?"
// nil'gün marmara //



Ekim 15, 2010

dostantaneler

 
Kardeşim, inceciğim;
Günlerden topaçlar yapmayı öğretmiş bir şey bize, o bir şey ne ise artık, iyice belletmiş. Şimdi biz, günleri sarıp sarıp topaçlara, topaçlarımızı yere fırlatıyoruz. Döndükçe dertlenip, sarhoş aylaklığıyla iki yana eğile eğile döndükçe topaçlarımız, ipimizden çözülüp düştükçe yere günler... Bak! Kitap olmuş yine sarıp sarıp yerlere çaldığımız sözler... Bak! Gördün mü?
Yine kitap olmuş başımızdan geçenler. .


Melusine
---------------------------------------------------------------------------------------------------------


Topaç Kardeşim;

 Bilmezdim  inceldiğim yerde dost çokmuş. Koptum herbir yerimden ayr...ı ayrı, koptum..
Şimdi ne ana baksam yoksun; ne yöne dönsem kalbime saplanan kızgın bir oksun. Yalnız ellerin narindir senin; bırak o tası, öfkeyle doldurup fırlatma 'biz'ime..


Cibelle
---------------------------------------------------------------------------------------------------


Si-Muove

“gözlerinden amansız bir hasretle öperim”

“gözlerinden amansız bir hasretle öperim”

“gözlerinden amansız bir hasretle öperim”


“gözlerinden amansız bir hasretle öperim”


Ekim 12, 2010

Bir Sonbahar Casusu



üstü kapalı kalple belgelendi ruh


bir atın gözyaşında sabahlar zehir;
şehzadenin cibinliğindeki suare kanama,
sarayda bir leylak örümcek öldürdü ferman.

seslenişleriydi dünyanın son tahta aynası;
doğrudan yüzüne çıkıldı gecenin,
ve berduş bir bıçaktan feyz aldı zulüm,
açtım attım göğsümü dar suyun ilk kavmine,
dizginlerime asıldı su
su, mahmuz vurdu celbime;

şehzadeyle çınarı sevişir bulur mu ölüm
uzayın gömüldüğü peygamber yangınlarında..
kendi gölgesini dansa kaldıran bir sonbahardı
çakmak çakmak yağmura dudak büken bir orkide
ıslak kente at üstünde giren meşhur bir orospu
tek hançer darbesiyle alaşağı edilebilecek
bir gökyüzü gibi bir sonbahar..
sonbahar, suçsuzluğumuzdan sorumluydu!

sararmış bir yaprağı makyaj aynasıymışcasına
elinde tutan o aşk,
serin rüzgârı far niyetine çalakalem
gözkapaklarına hoyratça vuran o aşk,
evet o aşk,
sonbaharın şakaklarına bir tabanca gibi
henüz dayanmamıştı!
hüsnüyusuflar, tül perdeler, chopin ve romans
kurukafalar, motorsikletler ve cam kasklar
adresler, telefon numaraları ve ölümüne yeminler
ölümüne atlar, ölümüne orospular ve ölümüne sonbahar
avuçlarımıza bırakılmış iskambil evler gibi
henüz yanmamıştı!
çocuktuk! gülün gözünde hâlâ çocuktuk!
yorgunduk! çağlayanlardan yukarı yüzen bir kuş
bulutların dekorasyonuyla ilgilenen bir tanrı
savaş meydanında karşı karşıya gelen kılıçlar
çığlıklar, haykırışlar, tomurcuklar
gibi yalnız, hür ve çocuktuk!
çocuk olmak, henüz yasaklanmamıştı!

aşağı sarkıp seyrettiğimiz yeryüzü
masum bakışlarımızdaki emekli gladyatörler
çoğalamadan incindiğimiz
isyan edemeden içimize kapandığımız
bir sardunyanın tırmandığı evi dövmesi gibi
yeşilin içinde maviyle sarının tartışması gibi
yokolan bir lisandan bize kalan o tek kelime: Aşk!
evet o aşk,
sonbaharın şakaklarına bir tabanca gibi
henüz dayanmamıştı!
Tabancanın soğuk nefesindeki o büyük korku
o büyük korkuyu halkın gözlerine mermi gibi süren aldatmaca
tarihin hiçbir zamanında böylesi uzun yaşanmamıştı!

Peki, şimdi senden bana kalanı nasıl taşırım
ölü bir askeri taşıyan bir başka ölü asker gibi!
Gecenin bacaklarını omzuma atıp
gecenin apışarasında karanlığın aklını .iker gibi!
Yok! Yok! Yok! Bu kadar korunmasızken ben
bu kadar delirmişken ben
bu kadar isyan edip ağlamayı
ağlamayı gülmenin çekirdeğinde kemiklerinden sıyırırken
Yok! Yok! Yok! Hakkın yok beni böyle bir delirmenin orta yerinde
mimarsız ve doktorsuz bırakmaya!
Aldatma mayanı, aldatma geldiğin uzay parçasından aklında kalanı!
İnsana doğru kaymaz hiçbir yıldız
İnsana doğru yükselmez hiçbir dağ
Bunların hepsi tanrının, çocukları peygamberleri kandırma yalanı!

Sopsoğuk bir kıştım ben, evet, somsoğuk bir kış!
Bir sonbahar casusu gibi girdin dudaklarımın arasındaki anlama!
Yaz oldum sana bütün soğukluğumla
Bütün damarlarımla sarıldım sana ve senden bana kalabilecek bütün tortuya

Beni sevmeye çalış! Benden sınıf geç! Benden kurtul mezun ol!
Mezun ol ama
Beni lütfen anlama!

Çünkü ne dağım sevginin doğal düzgünlüğünde
ne de yıldızım senin aklında aşktan aldığı yapay ışıkla parıldayan!

Beni bir halk öpüyorsa âşığım

Beni bir devrim kucaklıyorsa sadığım sevdalıya!




küçükİskender

Ekim 11, 2010

çin lokantası'ndan..





'beni sevmene asla izin vermeyeceğim'
diye yazmıştın kapımdaki not defterine
ben de eklemiştim altına:

'aşkı dövmek lazım

kalbe terbiyesizlik ettiğinde !!!'










küçükİskender

Lesbia


"uzun ömre lanet olsun lesbia, kalbini açma sokaklara
duvarıma çizdiğin resme açtım nefesimi, sesin tatlı mı tatlı
grekli baba, finikeli bir annenin kızıydı sappho
lesbostan gelir hüzünlü aşkın hikayesi, bilitis kıskanç
bir evet bir hayır düşüyordu aramızdaki boşluğa

iki boş koltuk vardı önümüzde, sen bahar mantosu giymiştin 
 
sokaklar küçüktür karanlıklarından dolayı, sokaklar küçültür
nefes nefese yetiştim badanacıların öyküsü olmaz, diyen ressama
kalbini açma lesbia, kıskançlık öldürür sappho’yu

 
lanvin’in 73 koleksiyonu, saçlar dümdüz taranmış
ensendeki o küçük topuzu boz, bir kozalağı andırıyor
zümrüt yeşili, eflatun, alev kırmızısı, portakal turuncusu
ya da toz pembemsi, evet evet lesbia
toz pembemsi, alışılmamış renkler armonisi

son gidişinde kış vardı haydarpaşa’nın kavuğunda
başında bir istanbul şüphesi taşıyordun, gözüm eline ilişiyor
nikah halkası yok parmaklarında, seve sevine gidiyordun

 
erken ölümler mutlu ölümler lesbia, ölümler tok yaşamlardır
eteklerinin ucundan anlaşılıyor yüzündeki acılar
lanvin’in kişiliği; ava gardner, greta garbo, sophia loren, marlon brondo

 
düşlerimiz kare dekoltesi giymiş, düpedüz aşk mevsimindeyiz
aşk yüz dili birden konuşur lesbia, yüzyılı siler atar

 
kalabalıklarda turlar gecenin o onulmaz sessizliği
bankların yüzünde adresimiz yazılıdır

 
geriye çekiliyoruz lesbia, acıların kapısından
numaralı yalnızlıklar girecek, geriye çekiliyoruz
numarasızlar kimsesizliğin mezarında kayıtlı
hayatı diz kapağından öpeceğiz dökme bacaklı ölüm için
 

 bu biraz da yürek işi lesbia, aklın önemi yok
rugan kemerlerle sıkılıyor ömrümüz

 
alnımız dar, vatkalı omuzlardan dökülüyor o incecik beline alkol
aslında değişen bir şey yok, aşk yine aşk
krep satenli akşamlarda kısa bir gece elbisesi gibi sabahlarımız

 
emprimelerin altın yazından geldik
pastel renkli akşamlarımız var bizim
çin mavisi düşlerimiz, zıt ve sert renklerle buluşuyor
sana bir dahaki eylüle kadar sıcak bir kış taşıyacağım

 
yağmurun yeri belli, güneşin yeri belli
içimin sonbaharını temmuz ve ağustos havasında geçireceğim

 
aşk resmi olarak gayri dertli başlıyor lesbia"
 
Salih Aydemir

 


Ekim 10, 2010

hermetika

" seni ilk gördüğüm gün,
sonbaharın yabanıl kahverengi geyiği
benim için olduğunu anlamıştım.
boynuzların iletken elektrodlar gibi,
tuzumsu bir karla kaplanmıştı.
ağaçların etrafında yavaşça dolaşan
buğuların ve serpiştiren buzdan iğnelerin
arasında mor'u tanıdım.

omurganda yanan ışıkla oryantal ikonların
karanlık gölgeleri ardında kırmızı ve
maviyi karıştırıp moru elde ediyordun:
gizin rengini.




beni ilk gördüğün gün
senin için olduğumu anlamış mıydın?
bal peteklerinden bir yağmur yağıyordu.
defne ormanlarının arasında oranj'ı tanıdın.
ikimiz de duruyorduk öyle kolera çarpmış gibi
sersemlemiş, büyülenmiş, buğuların üstünde.
hiçbir şey değişmedi yine de
çünkü;
"aşk likid korku dolu bir kadehtir."



budist rahiplerin safran giysileri yanıyordu havada.
birisi yerde mor giysisiyle yatıyordu.
sana yalan söylemek istemiyordum.

 oranj olmadığımı,
mor olduğumu benim de,
hatta hileli bir "deeper blue" olduğumu...
birbirine zıt iki renk...
anlamıyordun...
kadın yogilerin
cinselliğini arttırdığı söylenen
mor bir ışıkta beni oranj sanıyordun.

oranj değilim ben, yasın belirtisiyim,                                     
morum, safranım belki ama oranj
değilim.
mutluluk çıkmaz benden.
benim turunçgillerim yapraklarını ağlar.
yine de senin için tuhaf şövalyem,
incelikli zulmün için,
kalbimin morluklarını unutup oranj olmayı deneyebilirim."

"o, omega, gözlerinin mor ışığı."